Kocatepe

Ellisinde bir 68′lidir. Cumhuriyet’in tek okuyucusu. Hikayesine salonun en aydınlık köşesinde, Samsun’dan başlar. On dokuzuna yakındır, dokuzuna uzak. En heyecanlı yerinde gözleri buğulanır. ”Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.”

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Metafizik Bakanlığı’ndan istifasını anlatır. İmanı öyle şehvetlidir ki, ağzını kurutur. Karısı çay koyar. Her yudumuna laiktir.

Gözlüğünü başucuna, ağırlaşmış kafasını yastığa bırakır. Yanında uzanan on yılların dünyaya getirdiği iki çocuk, çoktan uyumuştur. Habersiz.

Sabah zil sesiyle uyanır. Kapıyı karısı açar. Siyah bir zarfın üzerinde, kristal harflerle, ”Cumhuriyet Beleni” yazmaktadır. Zarfı açar ve şiddetle yerinden zıplar. Gün bu gündür, çirkin Amerikan Oyunları’nın sonu gelmiştir. Yıllarca herkesten sakladığı, sadece Cumhuriyet okurlarının bildiği bir sırdır bu. Sevinçten göz yaşlarını tutamaz: ”Demek doğruymuş.” Karısı çay koyar. Belen nedir ki zaten.

Karısını, oğlunu, kızını, bavulunu toplar. Koca Belen’e yol alır. Deniz oğlundan ürkek isyan fısıltıları duyulur. Deniz kızı hıçkırır. Bileklerine vurur Denizler’in. Karısı çay koyar.

Hava kararır. Gözlere sert bir gece yaslanır. Uyku tutmaz. Fren tutar.

“Nereye geldik Baba?” Kayıtsız kalır. Gri bir tepenin önünde, karısını saymazsak üç kişilerdir. Etrafta ne bir insan vardır, ne de yaşama dair herhangi bir kanıt. “Koca Belen bu muymuş?” diye saşırır. Küçük bir tepeymiş meğer.’

“Yere yatın.” Emreder, yatarlar. Önce karısı. “Deniz, annenin üstüne yat.”

Önce karısının üstüne basar, sonra Deniz’in. Elleri buz, gözleri çanak. Ve o kan gelir.

“Esirgeyen ve bağışlayan Ata’mın adıyla…”

Başöğretmen’in postalları karnında patlar. Çığlık dahi atamadan düşer, sırtı morarır. Ne olduğunu anlayamaz.

Suratına yediği yumrukla yeniden aşağı yuvarlanır. Burnu kırılır, başı dönmeye başlar. Bir kroşe de alnının ortasına gelir. Dişleri dökülmüştür artık.

Titrek bacaklarıyla bir kez daha basar. Yine karısına. Geri dönemez. Ellisinde bir 68′lidir.

Gözleri kapanır. Denizler ağlar. Yağmur bastırır.

Karısı çay koyar.

- bezgin zor


Bize her yer işgal

Banu Avar’ın söz konusu yazısı

20 yaşındaydım, dilime pelesenkti Yeni Dünya Düzeni. Hiç gitmediğim Doğu Anadolu’da gavurlara satılan topraklarla bozmuştum kafayı. O dünlerde sakalım da ruhum da tüy gibiydi. Şimdi ruhum değilse bile, sakalım hacı gibi. Ben aşık oldum, mezun oldum, sosyal oldum. Banu Avar hala Yeni Dünya Düzeni diyor.

Artık bana yazarların, ne olduğunu ikinci cümleden anladığımız ideolojiyi güncel üzerinden satmak yerine güncelin kendisini anlatması gerekiyor. Bana Survivor’ı izliyorsun ama aslında hangi patronların cebine ne girdiğini biliyor musun edebiyatından fazlası lazım. Gördüğüm her filmi, okuduğum her cümleyi, dinlediğim her insanı tek bir doktrin çerçevesinde değerlendirecek yaşı geçtim. Oturup Survivor izliyorsam ve biri karşıma gelip, ”hepsi toplumu sistematik şekilde manipüle eden emperyalist güçlerin görünmez işgalinin parçası” derse ben o insanı kaale almam. O insanı kaale almak için, onun beni anlamaya çalışmasını ve benle beraber Survivor izlemesini beklerim.

Hayatta yapmam gereken tek şey birilerinin kütüphanesini yalayıp yutmak değil. Lütfen itiraz ruhu kabarmış duyarlı gençlere bunu yapmayın. Bütün bu yarışmalarda insana ait birçok ilginç, eğlenceli öğe var. Biraz bunları anlatın. Lütfen. Zaten eğer izlediğiniz her TV programını bir şekilde kapitalizme, vahşete yoracaksanız hiç sokağa çıkmayın. Hiç gelip bana dergi satmayın, benle konuşmayın. Ne bu sistemin içinde yuvarlanıp giden insancıklar gerizekalı, ne de siz mutlak gerçeği gören tek kişisiniz.

Hayatta ne yöne bakarsan bak seni aynı yere döndüren hiçbir şey insancıl değil.

- bezgin zor


Maaşlı ve Sigortalı

Onlarca plaza, yüzlerce şirket, binlerce çalışan insan. Bankacı, denetçi, avukat, mühendis. Kimi çocukken şiir yazdı, kimi lisede gitar çaldı, kimi üniversitede münazara yaptı. Kimi futbolcu olmak istedi, kimi müzisyen. Kimi matematik sevdalısıydı, kimi tarih meraklısı. Şimdi hepsi maaşlı ve sigortalı.

Profesyonellik bir erdem gibi kabul gördü, mertlik bozuldu. İnsanlara işlerinin özel hayatlarından bağımsız olması gerektiği anlatıldı. İnsanın ”işi”, onun hayatındaki en önemli öğeden de öte, onu tanımlayan bir unsura dönüştü. Üstelik bu potansiyel çizerlerin, yazarların, müzisyenlerin 20′li yaşlardan sonra kendilerini var ettikleri iş, çoğunlukla standart bir metodolojiye dayandırıldı. Onlara iş tanımları verildi, birebir uyum sağlamaları dikte edildi. Kötü hissedip işi asmak kabul edilemezdi, kötü hissetmediler. Oysa onlar, en önde oturup ders dinleyen çocuğu ezmişlerdi.  Lakin şimdi sabah 7 dedin mi uyanır, bir saat öğle molasında üstlerinin maaşlarından bahseder, akşam 6′da trafiğe atlarlar. Hepsi maaşlı ve sigortalı.

Cahilim, bilmiyorum. Bilmediğimden soruyorum: Ne zaman başladı bütün bunlar? Ne gereği vardı? Sorgusuz sualsiz yiyişip sevişseydik. Biri çıkıp bu siyah beyaz televizyonu renkli yapmak istediğinde neden kimse, ”Abi neden uğraşıyosun? Muabbet lan muabbet” diyemedi? İlk afette geberseydik, en ezik virüse yenilseydik; ama her sabah ensemizde sorumlulukların endişesini değil, dostumuzun şaplağını hissetseydik. Değdi mi yani?

Neyin hırsında olduğumuzu, neyin telaşını yaşadığımızı anlamıyorum. Çok daha az çalışıp çok daha eksiksiz ölmek varken şimdi sadece şanslı olanlarımızın maaşı ve sigortası var.


Memleketimden Lise Manzaraları

 

Adını Seyfi koydum.

Günümüzün önderi Seyfi. İnsanın karakterinin şekillendiği okul sıralarında ergen beyinlere ışık tutan Seyfi. Ebeveynlerin sevgilisi Seyfi. Bol not verdiği için sevilen Seyfi. Sevgili Seyfi, ben neden sevmiyorum seni?

Eski öğrencilerin ziyarete gelir bazen. ”Zeytinburnu Anadolu Lisesi’nin en kral hocası Seyfi’dir, tek geçerim. Hocam, hatırlar mısınız bizim Ali dersin ortasında uçmuştu. Hahaha. Kral Seyfi nası gömmüştü ama tekmeyi? Youtube’a falan koydular sonra, izlediniz mi?” İzlemişsindir, gülersin. Sonra o Ali’ye hak etmediği halde Geçer vermişsindir, Ali de sever seni. Tamam da Kral Seyfi, ben neden tiksiniyorum senden?

Eve döndüğünde nohutlu pilavını yer, şükredersin Allah’a. Matematik diye dört işlem anlatırsın, müfredat der geçersin. Hardy’i tanımazsın, tanıtmazsın. Yine de dert etmezsin. Eşcinsel meslektaşın sürgün edilir, umrunda olmaz. Ne de olsa içkin yok, kumarın yok. Allah katında rahatsın. O seni cennete yollar. Peki Hacı Seyfi, ben nereye yollarım seni?

İlkokulda and içirirsin bebeklere. Önce Türk dersin; sonra öğün, çalış, güven. Sesi çıkmayana vurursun cetveli. Hem dindar, hem Atatürkçüsün. Hem otoriter, hem babacansın. Başbakan meclise alır seni. Sayın Bakan Seyfi, peki ben nereye alırım seni?

Yerde savunmasız yatan ergene tekme savurursun, komik video olarak dolaşır Facebook’ta. En yüksek lisansından adamlar bile dikkat etmez sana. Sen gizli kahramansın Seyfi. Muhalefetsiz, sanatsız, aşksız toplumun mimarısın. Tutkunun olmadığı her yerde sen varsın. Devlet kalbini kırmaz senin.

Memur Seyfi, sana Münir Özkul tadında bir şey söyleyeyim mi? Bugüne kadar karıncayı dahi incitmemiş ben bezgin zor, ağzını burnunu kırarım senin.

- bezgin zor


How Gutishe?

Başkanımız Yıldırım Demirören, 3 hafta önce “Guti’nin bir erkekle öpüşürken fotoğrafları gazeteye çıktığı için onu transfer etmeyeceğiz. Fotoğraflar sahte de olsa Beşiktaş’a yakışmaz” demişti. Beşiktaş, bugün tarihinin gelmiş geçmiş en büyük transferlerinden birini yaptı ve kariyerinde 3 Şampiyonlar Ligi kupası bulunan Guti’yi transfer etti. Problem tabii ki Demirören’in sözünden dönmüş olması filan değil, hepimiz sözümüzden döneriz. Problem sözün kendisi.

Başkanımızın demecinden anlıyoruz ki, eşcinsel olduğu iddia edilen bir futbolcunun dünya yıldızı da olsa o şerefli formayı giyme ihtimali yok. Formanın şerefinde “sapına” kadar erkek olmak var çünkü. İki kuruş etmeyen futbolculara 8 milyon Euro bonservis ödemek, altyapıdan doğru düzgün bir futbolcu yetiştirememek Beşiktaş’a yakışabilir. Menajerinin mafya babasıyla ilişkisi açığa çıkınca da önemli olmayabilir. Erkeklikte bunlar var. Erkek adam parası neyse verir, istediği adamı getirir. Erkek adamın eli silahlıdan çekincesi olamaz; yamuk yapan olursa çeker vurur.

Futbol erkek oyunudur; topa abanan adama bir şey diyemezsin ama canı acıdığı için sahayı terk eden nonoştur, haindir. Her maç hakeme ve rakip oyunculara ana avrat düz giden İbrahim Üzülmez’in Beşiktaş kaptanlığına ne kadar yakıştığı tartışılmaz bile. Serdar Bilgili’nin eşcinsel olduğuna dair çıkan söylentiler hepimize utanç vermelidir. Pascal Fener’in kocasıdır, Ernst maç içinde bir pozisyon gereği Selçuk Şahin’i götten sikmiştir. Ernst’in yaptığına ibnelik diyen varsa onu da Çarşı siker.

Ben diyorum ki Guti, tepki olarak Fenerli Güiza ile sevişmeli. Ne de olsa aynı dili konuşuyorlar, Güiza da hoş çocuk. Ve biz Guti’nin topuk pasını değil kimin aktif olduğunu           tartışmalıyız. Rolleri değiştirmişlerse ne yapıcaz?

Gaysaray Gaysaray Cimbombom!

[Tarih: 14/07/2010]

 


Ben bezgin zor

1986′da yağmurlu 1(bir) Eylül sabahında doğdum. Çocukken futbol oynadım, ergenlikte pinpon. Üniversitede langırt bile oynayamadım.

Aydın değilim, entellektüel değilim, ruhsuz hiç değilim. Ne olduğumu ben de bilmiyorum. Yazıyorum ve deli gibi de okunmak istiyorum. İnsanlar benden bahsetsin, beni konuşsun gibi fantezilerim var. Şayet ne zaman teknik direktör olacağım günü hayal etsem iki dakika antrenman yaptırıp iki saat basın toplantısı düzenliyorum. Rakip takıma karşı ölesiye centilmenim; ama nedense hep kazanıyorum.

Lütfen okuyun beni. Gıcık olacağınızı bilseniz de okuyun. Zira ben gıcık edeceğimi bilsem de yazacağım.

- bezgin zor


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.